Kazakistan sınırına geldiğimizde pasaport kontrolünden sonra Kazakistan tarafına geçtik. Hemen yanda arabaların geçip gittiği bir yol var. Yanında da gümrük, pasaport ve bagaj kontrolü yapılan bir bina var. Sonra bina içerisine bisikletle girmek çok zor olacağından bisikleti kapıda bırakıp göstermelik bir çanta aldık yanımıza. Genelde içeride hep Kazakistanlılar var ve Özbekistan’a geçiyorlar. Sıradan genel bir durum gibi gözüküyor. Biz yabancı olunca herkes bizi ön sıraya gönderdi. Çantalara da kimse bakmadı. Pasaport damgalanıp bisikleti de alıp ilerlemeye devam ettik. Birkaç kontrolden sonra artık Özbekistan’daydık.

Sınırda Dirun kafe-hotel var. Burası warmshowers uygulamasına üye. Biz de warmshowers üzerinden iletişime geçtik ve 3 kişi büyük geleneksel bir çadırda kaldık. Kafe dediğimiz yerde restoran aslında. Burada da yemeklerimizi ücretini ödeyerek yedik. Havaların sıcak olmasından dolayı sabah güneş doğmadan yarım saat önce pedal basmaya karar verdik. Ve bunu ileri ki günlerde de uyguladık.

Özbekistan bisiklet turumun en zor ülkesi oldu. Hem havaların sıcak olması hem de Özbekistan’ın bozuk yolları bayağı bir yordu beni. Hava sıcaklığı yaz mevsiminde olduğumuz için 45 derecenin altına pek inmiyor zaten. Zamanla bu sıcaklığa bir nebze olsun alışıyorsun ama bozuk yollara pek alışılmıyor. Özbekistan’a girdiğinizde Kazak Tengesi alıp size Özbekistan parası olan Som veren kişiler mevcut. Dolar varsa dolarda alıyorlar, zaten doları her yerde bozdurmanız mümkün. Bu kişilere paranızı bozdurun, yani Som’a çevirin yoksa ileri ki 4, 5 gün boyunca yolda kimseyi bulamazsınız. Doğal olarak size çok düşük fiyat teklif edeceklerdir. Aldırış etmeyin siz de kendi teklifinizi yapın. Normal kurun üzerinden %5-10 civarı düşükten teklif etmek bana mantıklı geliyor. Gerçi sonraları bu oranı %3-5 aralığına çektim. Sonuçta bu kişilerde iş yapıyor ve bu oranlar makul. Zaten siz makul bir teklif yapınca bir iki mırın kırın ediyorlar ama sonuçta kabul ediyorlar. Ama paranızı Som’a kesin çevirin. Yok burası çok aşağıya fiyat veriyor deyip gitmeyin. Nukus’a kadar gidersiniz sonra 🙂

Biz 2 gece sınırda kaldıktan sonra sabah güneş doğmasına yakın yola koyulduk. Şimdi bu bölgeden içeri girip bisiklet sürecek olanlara sesleniyorum. Sınır-Nukus arası 400 km ve Nukus-Buhara arası 550 km. İki hatta zor ama Nukus-Buhara hattı ilkine göre biraz daha kolay. Kolaylıktan kastım suya ulaşım biraz daha kolay.

Sınır-Nukus arasının ilk 300 km sinde bir iki istisna dışında hiçbir şey yok. Bu hiçbir şey kelimesinin altını kap kalın çizgi ile çiziyorum. Yani abartmıyorum arkadaşlar hiçbir şey yok. Ve yollar o kadar bozuk ki. Delik deşik yollar. Ve uluslararası yol burası. Neyse sınırdan 20 km sonra biraz içeride bir köy var. ilk mola yeri burası olabilir fakat sabah erken çıktığımız için ve suyumuz gıdamız tam olduğu için köye gitmedik. Bu köye giden yolda bir polis kontrol noktası var biz burada durup kahvaltımızı yaptık. Bir de yeri gelmişken belirteyim. Bisiklet üzerinde yenecek en mantıklı yemek kuru meyve ve kuru yemişler. Yani hazır paket müsli yerine kendi yaptığımız müsli. Ve birde makarna. Onun haricinde zeytini, peyniri adam gibi yemeği unutun. Bulduğunuz yerde de taze meyve yersiniz.

Bu kontrol noktası araçları kontrol ediyor sanırsam. Bize herhangi bir işlem yapmadılar. Sonra tekrar yola koyulduk, bu noktadan sonraki mola yeri ise 67 km ötede. Yine tabi ki hiçbir şey yok. Altında gölgelenecek bir şey de yok. Yol altından geçen su boruların içerisine girdik gölgelenmek için. Neyse Google Haritalar’da köy olduğu bile gözükmeyen bir tren istasyonu burası. Adı Bostan. Bu köyde tahminen 30 40 kişi yaşıyor. Köyün meydanında bir çeşme var, soğuk akıyor su. Buradan su içebilir. Üstünüzü başınızı yıkayabilir. Sularınızı doldurabilirsiniz. Bu köy Maps.Me uygulamasında gözüküyordu ama köy mü ne var orada o belli değil. Biz de bir gidelim bakalım diye gittik. Burada tren istasyonda çadır kurup uyuduk. Köyde bakkal falan yok. Ama sanırsam bu işi üstlenmiş birisi var. Buz gibi kola, su satıyor. Köyde gördüğünüz birine sorarsınız. Ama bazen yok market diyenlerde oldu bize. Sanırım bu kişi evine almış ürünleri böyle isteyen olursa satarım diye tutuyor da olabilir. Size söylenen fiyatlar şehir merkezindekilerin yani Nukus, Buhara’dakilerin 2 katı oluyor. Biz de sonradan öğrenmiş olduk.

Bu 87 km lik ilk gün benim için o kadar yorucu geçti ki, yol bozuk gidemiyorsun, karşıdan rüzgar esiyor, yolun bozuk olan kısımları toz toprak içinde, hava sıcak 50 derecelerde. Hani rüzgara, sıcaklığa diyecek bir şeyim yok da o yol ne arkadaş. Özbekistan deyince aklımda kalan ilk şey berbat ötesi yolları oldu. Bu ülke de yol falan yok. Yazık. Bu yolun ilk 40 km sonunda 10 lt su da bitti. Sonraki 10 km sonunda kimse de su kalmadı. Tırları, geçen arabaları durdurup su istedik. Su veren, kola veren insanlar oldu. Bazen eh soğuk diyebileceğimiz su denk geliyordu. Sonraki günlerde kavun, karpuz verenler de oldu. Elinde ne varsa veriyorlar. Hatta bir sabah yol kenarında durup kahvaltı yapıyorduk. Kahvaltı dediğim de müsli yiyoruz işte. Bir tır durdu yanımızda. Herhalde su verecek dedik. Şoför tırın içinde bir oraya bir buraya bakıyor. Sonra çıkardı bize kavun verdi. Kavunda büyük boy bir kavun. O kavunu almak için elimi uzattım ve kavunu aldığımda soğuk olduğunu anladım. İnanır mısınız yani böyle delilircesine sevindim 🙂 Nasıl bir şeyse artık bu. Çok net söylüyorum o kavun hayatımda yediğim en anlamlı kavun oldu. Ve o kavunu veren için bir gün çalışırdım. Böyle bir haz, keyif, mutluluk olamaz. Ne tuhaf değil mi?

Sonraki gün yola koyulduk ve ilk mola yeri 78 km ötedeki Jasliq köyü. Yine belirteyim bu arada hiçbir şey yok. Yani çöl arkadaşlar. Ben bu yolda giderken hadi tamam hiçbirşey yok da insan şu yol kenarına şöyle bir sündürme gibi birşey yaparda gölgelik olur diye çok geçirdim içimden. O su borusunuda Theo fark etmiş. Su boruna girdik 3 gün boyunca.

Jasliq köyü benim içinde ilginç köylerden oldu. Köy 3 km kadar içeride. Burada da yollar bozuk. Yani şöyle düşünün yol felan yok. Yağmur çamur derken yolun bir tarafı göçmüş diğer tarafı tümsek olmuş. Köyde 2 tane bakkal var. Meyve sebze de satıyorlar. Aradığını buluyorsun yani. Andy her zamanki gibi karpuz yemek istiyor bizde ortak oluyoruz. Sonraki günlerde de her gün karpuz yedik. Duşanbe’ye kadar beraberdik Andy ile. Her gün bir iki istisna dışında yemişizdir.

Köyde karpuzu yerken Theo bana arka jant tellerinden birinin kırıldığını söyledi. Bu kötü bir haber. Birde bendeki jant 26. Böyle olmasına ve arkada çok fazla yük olmamasına rağmen kırıldı. Napalım diye düşünürken, yanda bisiklet parçaları satan bir dükkan olduğunu öğrendik. İçeri girdik aaa jant telinden tutta her türlü bisiklet parçası mevcut. Böyle bisikletçi gibi değilde nalbur gibi bir dükkan. Theo ile arka kaseti sökecek aparat bakıyoruz. Kimse de yok. O olmadan kaseti sökemiyoruz ve jant telini değiştiremiyoruz. Bizimle ilgilenen kız demez mi yandaki bisikletçiye bir soralım. Bu ne ya bu köyde 2 tane bisikletçi mi var. Birde yol yok bu köyde nerde bisiklete biniyorsunuz? Hadi köyde yok geri de gitsen ileride gitsen en yakın yerleşim yeri 100-150 km ötede. Anlamadım gitti. Bu satıcı kız az çok biliyor Türkçe. Hep Türk dizileri izlemekten öğrenmişler. Bu ikinci dükkanda da o kaseti sökecek aparatı bulamayınca yapacak iki şey kaldı. Ya köydeki tren istasyonundan trene binip Nukus’a gideceğim ya da yükleri öne alacağım. Theo bisikletten anlıyor, bana yükleri öne alalım dedi ve bizde yükleri öne aldık. Arkadaki yükleri azalttık. Sonradan bir jant telinin kırılması zincirleme bir sürü şeyin kırılmasına sebep oldu.

Bu köye öğlen saatlerinde gelmiştik. Akşam üzeri 5 gibi tekrar yola koyulmaya niyetimiz vardı. Yalnız bir sonraki mola yeri 118 km ötedeki Kırkkız köyüydü. Yine bu arada çöl hep. Birde Andy’nin karnı ağrımaya başladı. Bi tuhaflaştı, hastalandı adam yani. Bir ağaç bulduk köyün çıkışı gibi bir yerde yatıp uyuduk hepimiz. Gitsek mi kalsak mı ne yapsak diye söylenirken 6 km ötedeki bir TIR garajının oraya gittik. Garajın orada kalamadık bizde yolun karşısında uygun bir yere çadır kurduk. Hem Andy dinlensin, kendine gelsin hem de yarın 118 km yol gideceğimiz için sabah erkenden hava serinken yola koyulduk. 4:00, 4:30 gibi kalkıyor 5:00 gibi yola çıkıyorduk.

Yolların durumunu yazmaya gerek yok artık. 🙂 Öğleden sonra 4 gibi Kırkkız köyüne geldik. Yalnız köy askeri bir köy müdür nedir? Girişte askerler var ve pasaportunu alıp kaydediyor içeriye. Köy dediği yerde böyle düzgün inşa edilmiş tek katlı evlerin olduğu bir yer. Yani sanki konteyner kent gibi sıralı her yer. Bu köyde yaklaşık 2 saat kadar kaldık. Marketten yiyecek içecek bir şeyler aldık. Hemen yanında lokanta da var. Sonra bir sonraki durak olan 12 km ötedeki Elobad kasabasına gittik. Bu gün 130 km ile hem Andy’nin hem de benim günlük rekorum oldu. Theo daha önce 144 km yapmış bir günde.

Burada da daha önce sınırda kaldığımız Dirun kafe otelde kaldık. Otel’e para ödemedik. 2 gün bizi misafir ettiler. Kafe kısmı ise restoran ve yol kenarında dinlenme tesisi gibi hatta dinlenme tesisi bir yer. Yemekleri ücreti karşılığında kafe de yedik. 2 gün sonunda Nukus’a doğru pedal çevirmeye başladık. Buradan Nukus’ta 1,5 günlük yol. Nukus’a geldiğimizde öğlen saatleriydi. Nukus’ta yerel bir tanıdık vardı. Onun evine gidip 4, 5 saat kadar dinlendik. Sonradan da bir hostele gittik. Herkeste nakit para neredeyse kalmadı. Banka arıyoruz ama bir türlü para çekecek banka ATM bulamıyoruz.

Özbekistan’da yollar kötü olmakla birlikte bankacılık sistemi de kötü. Ülkede kredi kartıyla alışveriş yapacak yer neredeyse yok. Herşey nakit dönüyor. Yani lüks bir restoran görüyorsunuz kesin burada geçer diyorsunuz ama hayır burada kredi kartı geçmiyor. Geçen yerler var. Size evet kredi kartı geçiyor diyor ilgili kişi. Sonra hesabı ödemeye gidiyorsunuz kartı verip deniyorlar kart geçersiz. Ödemeyi yapamıyorsunuz. Sebebi ise sadece Özbekistan’a ait yerel kredi kartını kabul etmesi. Kuzey Kore dünya ya kapalı bir ülke, bana göre Türkmenistan Kuzey Kore’nin kardeşi, Özbekistan ise amca oğlu gibi bir şey. Sonra Türkiye’de her yerde MasterCard ve Visa geçer. Burada öyle değil. Burada genelde ve çoğunlukta kredi kartı geçiyor denilen yerlerde hep Visa geçerli. Bende de MasterCard var ve neredeyse bir işi işlemin dışında Özbekistan’da hiç kredi kartı kullanamadım. Bir de para çekme mevzusu var. ATM’ye kartı yerleştiriyorsun sana geçersiz kart diye geri veriyor. Bu ATM sadece Özbekistan kartlarını kabul ediyor. Öyle uluslararası para çekme yok. Ona sor buna sor derken bizi merkez bankası gibi bir yere gönderdiler 🙂 Andy’de de dolar var. Adam doları Som’a çeviremiyor. Sonradan Andy işini halletti. Theo’da tamam. Bir ben kaldım parasız 🙂 Merkez bankası bana iki banka ismi verdi. Turon ve Asaka. Turon banka gittim. Yok arkadaş vermiyor para. Bu ülke de nasıl para çekeceğiz diye resmen kara kara düşünmeye başladım. Sonra oradaki yetkili bana bir otel ismi verdi. Bu otele git onun içinde resepsiyonda bir ATM var oradan MasterCard ile para çekebilirsin dedi. Otel yürüme mesafesinde gittim otele, resepsiyondaki kişiye durumu anlattım, Burada ATM yok sen Asaka banka gitmelisin dedi. Yani o merkez bankası dediğim bankanın bana söylediği diğer banka. İnanın buraya yürürken içinden bu ülkede para çekemeyeceğim diye düşünüp ne yapsam acaba diye ciddi ciddi düşündüm. Ve güzel haber. Asaka banktan para çekebildim. Semerkant’ta büyük ihtimal bir tane ATM var MasterCard’la para çekebileceğiniz. Oda turistik bir yerin içinde köşede bir yerde. Birilerine para nereden çekebilirim dediğinizde. “Şurada var hep turistler çekiyor diyorlar.” Ama oraya gittiğiniz de sadece Visa kartla para çekebiliyorsunuz. Eğer uzun çaplı bir tur yapılacaksa cepte hem MasterCard hem de Visa olması şart. Yoksa ben gibi sıkıntı yaşayabilirsiniz.