Sarp sınır kapısına geldiğimde önümde bir sürü TIR vardı. TIR’ların solundan giderek en öne geçtim 🙂 Zaten TIR’ların sırası ayrı. Kontrol noktasına geldiğimde aklımda şu soru vardı. “Acaba ben yaya yolundan mı geçecektim yoksa araç yolundan mı?” Oradaki bir polise sordum, beni araç sırasına yönlendirdi. Bisiklet bile olsa araçların olduğu yerden gidiyorsunuz. Daha önce kara yoluyla ülke geçişi yaptığımdan az çok prosedürü biliyordum. Kısaca bilmeyenler için anlatayım. Sınırda hangi ülkeden çıkıyorsanız o ülkenin kontrol noktasından geçiyorsunuz. Türk tarafında 3 kontrol noktasından geçtim. Normalde ya 1 ya da 2 olurdu. Sanırım birisi danışma, yönlendirme gibi çalışıyor olabilir.

Türk tarafındaki işlemler bittikten sonra Gürcistan tarafına geçiyorsunuz. Aslında arada bir yerde kalıyorsunuz 🙂 Gürcistan tarafındaki kontrol noktasında bana sadece Türkçe olarak çantalarda ne olduğu soruldu. Mutfak eşyaları ve kamp malzemeleri olduğunu söyledim. Sigara ve ilaç olup olmadığını sordular. Yok dedim. Başka da bir şey olmadı, “geç” deyip geçtim kontrol noktasından. Bazı sitelerde ilaçları almadıkları sıkı kontrol yaptıklarını okumuştum. Beni hiç kontrol etmediler. Öyle x-ray cihazına da sokmadılar ki zaten bisikleti sokamazdım. Neyse geçiş yaptıktan sonra bir kenara geçtim ve bir kaç fotoğraf çektim. Sağa sola bakıp ne oluyor anlamaya çalıştım. Bir 10 dakika kadar kalmışımdır. Yemek yerleri, döviz büroları falan var.

Sonra yola koyuldum ve Batum merkeze doğru yol aldım. İlk defa bisikletle yurt dışına çıktığım için böyle tarif edilemeyen bir duygu oldu. Biraz endişe, biraz özgürlük, biraz mutluluk. Değişik bir duygu. Yolda giderken reklam panolarında Türk sanatçıların konser reklamları vardı. Türkler ile Gürcüler iç içe geçmiş. Ben bu kadar olduğunu düşünmemiştim. Ayrıca ilk göze çarpan yol kenarlarında hatta direkt yolda olan inekler oluyor. Böyle sanki küçük Hindistan gibi. Başı boş gibi gözüküyor inekler. Elbette sahibi vardır ama başlarında genelde kimse olmuyor.

Yolda giderken bir Gürcüye denk geldim beni evine kahve içmeye davet etti. Eve gittik. Bir kahve içtik. Kahve de güzeldi yani 🙂 Hatta istersen yemeğe de kalabilirsin dedi. Bende Batum merkeze gideceğimi söyleyip ayrıldım.

Batum merkezde bir gün önceden bir hostelde yer ayırtmıştım. Hosteli çamaşır yıkayacağımdan ve bir kaç gün Batum’da kalacağım için seçtim. Ayrıca ucuza kaldım. Gecelik 6,50 GEL’e (yaklaşık 14 TL) kalmış oldum. Türkiye’de en az 50 TL’ye kalınabiliyordu. Sonraki 4 gün Batum’da kaldım. Batum, Gürcistan’ın “Ajara Özerk Bölgesi”nin başkenti ve turistik bir şehir. Şehir bana güzel geldi. Yeşil alanları yeterli, sahilde bisiklet yolu var. Genelde de kumarhanelerin bol olduğu bir şehir. Batum’a geldiğinizde 6 Mayıs Parkına gidebilirsiniz. Çok işlek bir park. Batum’da çadırda kalmadım ama gece geç saatte bu parkta kalınabilir. Ya da direkt sahile gidebilirsiniz. Bir diğer alternatifse “Ali ve Nino” anıtının olduğu alan olabilir.

Batum’a Pazar günü giriş yapmıştım. Sonraki gün Gürcistan hattı almak için bir operatör buldum. GeoCell. Bizdeki TurkCell gibi sanırsam. GeoCell’e gittim sim kart almak için yaklaşık 1 saat kadar sıra bekledim. Aslında önümde 15 kişi vardı ama belge çıkar imzala uzun sürüyor. Ben sadece internet satın aldım. SMS ve aramaya kapalı hat. Aylık 2 GB hat 7 GEL, 4 GB ise 10 GEL. 2016 yılında bisikletle Batum’a giden bir Türk’ün sitesinde okumuştum, o zamanda 2 GB internet 7 GEL’miş. Fiyat hiç değişmemiş. Yine aynı. Ben Gürcistan’da 3 bilemedim 4 hafta kalmayı düşündüğüm için 4 GB aldım.

Batum’da 4 gece kaldıktan sonra kuzeye Poti‘ye doğru yola koyuldum. Batum Tiflis arası için kullanılan yol Ureki‘den sağa dönüyor. Bana o yolu kullanma Poti‘den sağa dönüp Senaki yolunu kullanmamı söyleyenler oldu. Hem Türkiye’deki Gürcistan’ı iyi tanıyan şoförler hem de Batum içerisindeki Gürcülerden söyleyenler oldu. Poti Senaki yolunda TIR az çünkü birincil değil ikincil yol. Ayrıca daha düz.

Her neyse Batum’dan çıkıp Poti’ye giderken hemen Batum’un çıkışında bir tünel var. Bir de Zestafoni‘den Haşuri‘ye giderken dağın tepesinde var tünel. Başka da yok zaten. Gürcistan’a girdikten sonra yolların kötü olduğunu göreceksiniz. (Özbekistan’ın yollarını gördükten sonra Gürcistan yolları hiç ama hiç kötü değilmiş. Hatta dümdüz güzel yol.) Yok kenarında emniyet şeridi diye bir şey yok. (Özbekistan’da bırak emniyet şeridini, yol yok.) Bisikletle çizgi üzerinde gidiyorsunuz. Arkadan geniş bir araç geldiğinde kendinizi sağa toprak ve neredeyse delik deşik olmuş yola atmak zorundasınız. Hele bir de yağmur yağıyorsa işiniz hepten zor.

Şimdi bu kötü yollar bilgisinden sonra tüneli geçince yol acayip güzelleşti bildiğin otoban gibi yol. Emniyet şeridi de var. O an şunu düşündüm, hep Gürcistan yollarını kötü derlerdi o kadar da değil fazla abartmışlar diye düşündüm. Bu güzel yol 10-15 km sonra bitti. Tiflis’deki otobanı (otobana niye girdiğimi yazarım) saymazsak Gürcistan’ın en güzel yolu buydu. Bundan sonra güzel yolla karşılaşmıyorsunuz. Yine yol kenarında hep inekler var. Neredeyse adam başına bir inek düşecek. Etrafta yeşil, otlayıp duruyor hayvanlar. Bu şekilde ilerlerken yol kenarında yemek yapan Türk bir TIR’cı gördüm. Afiyet olsun deyip geçtim ama onlar bana gel birlikte yiyelim dediler. Ben de onlara katıldım. Mersin’den Bakü’ye 24 ton portakal götürüyorlarmış. Yemeği yedik bir de üzerine güzel bir çay içip yoluma öyle devam ettim.

Poti’ye gelmek üzereydim ki yol kenarında bir nehir üzerinde balık tutanları gördüm. Hem nehrin fotoğrafını hem de balık tutanların fotoğrafını çekmek için durdum. Hemen yanıma birileri geldi. Bende İngilizce bir şey anlattım. Türk olduğumu söyleyince yanıma birisi gelip “sen türk müsün?” diye Türkçe sordu. Burada Türkçe konuşan birilerine rastlamak mümkün. Ben Potiyi geçtikten sonra uygun bir yere çadır kuracaktım. Sonraki günde Kutaisi‘ye gidecektim. Planım bu şekildeydi. Poti’den ne kadar uzağa gidebilirsem sonraki gün yolum o kadar azalacaktı. Bu yanıma gelen kişi bana Osman diyebilirsin dedi. 🙂 Osman Abi rehberlik yapıyor ve öğretmenmiş. Türkçeyi çok güzel konuşup anlıyor. Var mı bir ihtiyacın diye sordu. Ben de çadır kurabilecek bir yer var mı buralarda dedim. Beni sahildeki deniz fenerinin olduğu yere götürdü. Sonradan Poti’yi gezdik beraber. Poti’nin ara sokaklarının yolları kötü bir noktada.

Çadırı kuracağım yerde Meteoroloji istasyonu gibi bir devlet kurumu vardı. Oradaki güvenlik görevlileriyle çeviri uygulaması aracılıyla iletişim kurduk. Onlar bir tek Gürcüce biliyorlardı. Ben çadırı kurup yattım. Onlar beni beklediler 🙂 Zaten güvenlik görevlisi; uyumuyorlar.

Sabah erken kalkıp çadırı topladım. 07:30 gibi yola koyuldum. Kutaisi’ye gidecektim ve 100 km kadar yolum vardı. Poti’den sağa Senaki yoluna tam dönmüştüm ki kuvvetli bir rüzgar başladı. Bir de tersten esiyor. Hava da 32 derece civarında, yanıyor yani. (Özbekistan’da 50 dereceleri gördüm. 32 soğukmuş :-)) Zor bela o rüzgarda Senaki’de bir benzin istasyonuna geldim. Biraz mola vereyim istedim. Sanırım 1 saat kadar kalmışımdır. Burada yardımcı oldular. Gel burada dur, burası gölge; şurada elini yüzünü yıkayabilirsin dediler.

Sonradan tekrar yol koyuldum ama rüzgar hala devam ediyordu. Ve ben bu rüzgarı hesaba katmamıştım. Yollarda yine dardı. Bir kaç TIR sıkıştırıyor ve bende yol kenarındaki taşlı topraklı yolun içine girmek zorunda kalıyordum. En son böyle bir rüzgarı Kastamonu Hanönü arasında görmüştüm. Samtredia‘ya gelirken bir polis durdurdu beni “bir şeye ihtiyacın var mı?” “bir sorun var mı?” diye sordu.

Sonradan Kutaisi’ye 30 km kala bir benzin istasyonuna daha girdim. Hava bayağı bunaltıcıydı. Hatta oradaki köpeklerde kendilerine bir gölge bulmuş yatıyorlardı. Burada da bana bir kahve ısmarladılar 🙂 Sanırsam yine 1 saat kadar kalmışımdır.

Biraz sıcaklık kaybolsun diye bekledim ama pek azalacağı da yoktu. Bende tekrar yola koyuldum. Kutaisi Hava Alanını geçerek akşam 7 gibi Kutaisi’ye vardım. Yine ucuz yollu bir hostel buldum ve hostele gittim.

Kutaisi’nin nüfusu, Sovyet’ler zamanında 600 bin civarındaymış. Şimdi ise 200 bin dolaylarında. Hal böyle olunca şehir büyük ama insan az olduğundan boş bir şehirmiş izlenimi doğuyor. Ben Kutaisi’yi ne sevdim ne de sevmedim. Arada kaldım. En çok görülmesi gereken yeri 11. yüzyılda inşa edilmiş olan Bagrati Katedrali. Bir de “Beyaz Köprü” diye bir yaya köprüsü var. O da şehir merkezinde. Ama bana göre pek de bir anlamı yok. Belki bilmediğim başka bir anlamı vardır.